seydi murat koç

‘VERTIGO’

2 EKİM – 2 KASIM 2012

Seydi Murat Koç’un kişisel  sergisi   2 Ekim – 2 Kasım 2012 tarihinde Çağla Cabaoğlu Gallery 2’de izleyicilerle buluşuyor.


Marcus Graf
Yerden Yüksek, Duvarların Arkasında ve Temelin Altında
Seydi Murat Koç’un yeni dönem çalışmaları üzerine birkaç fikir

2007’den bu yana, Seydi Murat Koç içinde yaşadığımız dünyayı eleştirel bir biçimde analiz eden bir sanat anlayışı geliştiriyor ve doğayı taklit etmekten, gerçekliğin yeniden üretilmesine ve ütopik veya distopik dünya görüşlerini yansıtan alternatif imgelerin yaratımına kadar çeşitlilik gösteren çağdaş figüratif resim anlayışındaki güncel tartışmalara olumlu katkıda bulunuyor. Bugün, Koç, çeşitli estetik kaygıları, teknikleri ve şehir hayatının kavramlarını bir araya getirerek, kentsel yapıları sökerek ve yaşadığımız bu beton felaketten kaynaklanan sosyal altyapıyı eleştirerek gerçekliğimize resimsel yorumlar getiriyor.
Seydi Murat Koç, Yüzleşme, Hades ve Teğet serilerinden beri obje ve figürlerin mimari öğelerle kurdukları tuhaf ilişkilerin şu anki varlık durumumuzu sorguladığı kentsel sorunlara odaklanıyor. Yüzleşme serisindeki Beyaz Galata (2006) veya Tabular Önünde (2006) gibi erken dönem ve Hades serisindeki Hades III (2010) ve benzeri yeni dönem işlerinde, sanatçı birbirinden farklı mimari anıtları birbiri üzerine bindiriyor ve bu mücadele, şaşırtıcı ve gizemli olaylara zemin oluyor. Bu serilerde, kendine has baskı teknikleri, fotoğraf kolajları, güçlü ve aceleci fırça darbelerinden kaynaklanan dışavurumcu bir karakter ağır bassa da, Teğet serisindeki işlerde daha sakin bir atmosfer gözlemleniyor. Haydarpaşa (2011), Galata (2011) veya AKM (2011) gibi resimlerde, dokusal olmayan siyah beyaz renk alanları ve nispeten minimal estetik anlayışı gibi kolajımsı bir karakter görülmesi sebebiyle, grafik sanattan güçlü bir etkilenim gözlemlenmekte. Ancak, eserin sükuneti, resmedilmiş binalara saldıracak gibi görünen davetsiz bir misafirin ani tehdidinin görsel ve entelektüel gerilimi ile bozulmakta. Grafik sanat ve tasarım, sanatçının eserlerinde etki ve güç kazanmaya Sıçrama serisinde başlamış. O zamandan beri, eserlerinin grafik karakteri, günlük olarak kullandığımız her şeyin tasarımcılar tarafından geliştirilip, makineler tarafından üretildiği metropollerde yaşanan sanayi sonrası yaşam durumuyla ilişkileniyor. Kendine has baskı tekniklerinden seri dijital baskı tekniklerine bir geçiş gösterdiği için, Teğet, Koç’un çalışma metodunda önemli bir değişimi işaret ediyor. Bu değişim, resimlerinde kullandığı imajların endüstriyel çağrışımlarıyla mükemmel bir uyumluluk sağlıyor. Bunun dışında, Teğet, Seydi Murat Koç’un sosyo-politik yönlerini gözler önüne seriyor, çünkü eserleri, AKM, İMÇ gibi mimari eserler ve diğer önemli binaların yıkılmasıyla İstanbul’un kentsel dokusunu tehdit eden, şehirde süregelen vahşi seçkinleştirme sürecini eleştiriyor. Serinin her parçası var olan popülist siyasete karşı bir mücadele oluşturuyor ve sanatçıyı, resmi formalist kaygılardan arınmış bir protesto ve eleştiri eylemi olarak gören bir aktivist olarak konumlandırıyor.
Sanatçı, son serisi Yerden Yüksek ile insan figürünün eserlerine geri dönüşünü gözler önüne seriyor. Bu seride, genellikle yalnız ve genç kadınlar, yapısökümcü ve deforme olmuş mimari bir dekorda görülüyor. Binanın tepesinde olmaları ve şehrin derinliğine bakarken, bu figürler, kalesinin en yüksek burcunda ayakta duran bir kral gibi dokunulmaz görünüyorlar. Bazen, tıpkı bir peri masalındaki gibi dünyanın en tepesinde duran ve genelde kanatlı olan kadınlar, beton zemin üzerinde yaşanan bu kaostan kaçabilmek için şehri terk edecek gibi görünüyorlar. Diğer çalışmalar, klasik dönem heykelleri ve gövdelerini şehir manzarasına yerleştiriyor ve farklı kaynaklardan gelen kodların arasında tuhaf bir çatışma yaratıyor. Yeni serideki resimlerde, kompozisyon ve kavramsal yapı dikkate alındığında, genellikle tuhaf ve Teğet serisinden daha karmaşık bir yabancılaşma etkisi gözlemleniyor. Seydi Murat Koç, kentsel ve sosyal altyapımızın daha pozitif ve daha insancıl bir yapı kazanması için mimarinin önemine dair bilinci artırmayı hedefliyor. Sanatçı, Frank Gehry ve Norman Forster gibi tanınmış mimarların, önemli yapılarından örnekler kullanarak, İstanbul’un kentsel çehresinin yoksulluğunu açığa çıkarıyor. Bu bakımdan, çalışmalar metropolün genel mimari çirkinliği üzerine bir eleştiri haline geliyor. Koç, son çalışmalarında binaları, arka planı silmek ve tamamen mimari karaktere odaklanabilmek amacıyla tuvalin dörtgen sınırlarından kurtarıyor. Aynı zamanda bu eserler, düz tuvali Frank Stella tarzında bir mimari resme dönüştürerek objemsi bir karakter ediniyorlar. Eserlerdeki binalar gerçekte yok, sanatçı tarafından, kendi imaj arşivinden seçtiği binaların parçaları kullanılarak kolajımsı bir tarzda yaratılıyorlar. Koç, örnekleme ve kopyalama-yapıştırma tekniklerini kullanarak, mimariyi, işlevi ve rasyonelliği, estetik ve görsel dışavurum adına yok sayan, birbirinden bağımsız ve çoğulcu bir estetikle kesiyor, düzenliyor, ayrıştırıyor ve tekrar birleştiriyor. Resmin kolajımsı, radikal estetiği, resmi kayda değer bir yardımcı olmaktan çıkarıp, salt bir görsel öğe haline getiren biçimsel karakteri ve betimleyici olmayan renk kullanımı, resmi, gerçekliğin yalnızca basit bir yansıması olmaktan çıkarıyor ve kendi biçimlerini oluşturmasını sağlıyor. Aynı zamanda, özellikle bu parçalar soyut bir estetiğe ulaşmaya gayret ediyor ve sanatçının artistik gelişimi veya yapıtlarının gidiş yönü hakkında bir ipucu olduğu şeklinde bir okumaya izin veriyor.
Bundan sonraki işleri onu nereye götürürse götürsün, şu ana kadarki sanat yolculuğuyla, Seydi Murat Koç, çağdaş Türk resminde önemli ve etkin bir rol oynuyor. Genç sanatçıların ve sanat öğrencilerinin, çarpıcı görüntüsü ve teknik avantajları nedeniyle, genelde düşüncesizce ve kavramsal ve biçimsel tutarlılık ve bağlayıcılığı hiçe sayarak kullandığı transfer ve kopyalama yöntemlerinin ağırlıkta olduğu, zamanımızın figüratif ve gerçekçi resim sahnesinde, Koç, malzemesini yansıtan ressamlara bir örnek oluşturuyor, figüratif resmin dilini yeniliyor, yeni estetik ufuklar açıyor ve resim, grafik tasarım, yeni medya ve mimari arasında disiplinler ötesi tartışmalar oluşturuyor. Seydi Murat Koç, aynı zamanda, basitçe gerçekliği kopyalayarak ya da yansıtarak değil, gerçekliği, bilinenin ötesine geçmek üzere yıkarak, formalist yaklaşımın da ötesine geçiyor. İşte bu yüzden gerçekçi resmin şu andaki durumunu sorgulayan eserler yaratıyor, görsel kültürümüzün imgelerini inceliyor ve kentsel yaşamımızın halihazırdaki durumu üzerine bir eleştiri geliştiriyor. Koç, bu bakımdan, gerçekçi resmin ve her gün mücadele ettiğimiz sosyal gerçekliğin statükocu durumunu tartışıyor.

Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi, Sanat Yönetimi Bölümü ve Daimi Küratör, Plato Sanat



Vertigo: Çeliğin Soğukluğunda Yükselen Hipergerçek Ütopya
Ceren Turan

Toplumun günlük yaşam döngüsünde gerçek boyutta bir karşılığı olmayan ancak tuvalin sınırları içinde kendi hikayesi etrafında kurgulanan bir gerçeklik. Hipergerçek bir anlayışla ifade bulan kent silüetleri, tasarımın yeniden tasarımıyla hacim kazanan çelik yapılar ve büyük şehirlerin baş döndürücü karışıklığı içinde taştan ve etten vücut bulan insan karakterler. ‘Vertigo’, dünyaca ünlü ya da inşa edildiği kentin toplumsal ve sosyo-ekonomik yapısında önemli yer tutan mimari yapıların, varlık nedenlerinin ötesine geçerek, sanatçı- izleyici- sanat eseri üçgenindeki etkileşimsel deneyimin bir parçası olarak gerçekliğe dönüşmesine, yitirilmesine ve yeniden doğuşuna  tanıklık ediyor.
Seydi Murat Koç’un ‘Vertigo’ başlıklı kişisel sergisinde yer alan ‘Yerden Yüksek’ serisinin birinci ve ikinci dönem işlerini yorumlamak için kentin günlük yaşam işleyişinde kapsamlı yer tutan iki teorinin izlerini süreceğim ve bu teorilerin temel aldığı fikirlerin hem birbirleriyle hem de sanatçının konu aldığı meseleler ile sonuca ulaşmada kullandığı tekniğin örtüştüğü anlara dikkat çekeceğim. Bunlardan ilki Koç’un resimlerinin içeriğini sonuca ulaştıran tekniğin görüntüsünü araştırmada başvurduğum Baudrillard’ın ortaya attığı simülasyon teorisi; diğeri ise resimlerdeki imgelerin yüklü olduğu sembolik göstergelerin analizinde yararlandığım Habermas’ın sosyal kuramıdır.
Genel hatlarıyla Baudrillard’ın (1982-2003) simülasyon teorisi, gerçeklik kaynağı olmadan oluşan yalancı/yapay bir dünya yaratısının da ötesine geçerek, simülakr olanın kendi başına bir model oluşturduğu ve gerçekliğin temsilini üstlendiği temeline dayanmaktadır. Seydi Murat Koç’un resimlerinde zemini oluşturan öğeler ya üst üste bindirilerek ya da birbirine eklenerek yeniden tasarlanan mimari yapılar ve eklektik bir izdüşümle bütününden ayrılan kent silüetlerini içerir. Bu bağlamda Seydi Murat Koç’un mimari referanslarla yeniden kurguladığı dünya düzeni, gerçek ötesi gerçekliğe tutunarak simülasyon fikri ile örtüşmektedir.
Çıplak toprak üzerinde yükselen her çelik konstrüksüyon, ister kamusal alanda bir işlevselliği olsun ister bireylerin yaşamsal alanlarından ibaret olsun, evrende kapladıkları hacim nedeniyle ütopik olanın fiziksel gerçekliğine denk düşer. Burada araştırılması gereken, kent silüetinde yerlerini alan tasarımların, gerçekliğin bir yansıması mı, yoksa varolmayan bir gerçekliği gizleyen görüntüler mi olduklarıdır.
Hegarty, (2008) simülasyon teorisinin mimari karşılıklarını araştırdığı metninde Baudrillard’ın simülasyon dünyasının varolandan daha iyi, işlevsel ve steril olanı hedeflediğini belirtir. Bu bağlamda, öncelikle varolan dünyanın ne olduğu incelenmeli, sonrasında ondan daha iyi, işlevsel ve steril olanın olanakları araştırılmalıdır. Burada sorulması gereken soru ise, bu yeniden tasarlama sürecinde hayal ötesi bir mükemmelliğe ulaşmanın mümkün olup olmayacağıdır. Diğer bir mesele, çok katmanlı bir simülasyon silsilesinin içinde sanatçının konumu ve ardı sıra gelen yeniden canlandırma eylemlerine ütopik boyuttaki katkısının ne olduğudur.
Simülasyon teorisi, yeniden canlandırma ile kurulan karşıtlık temelli bir ilişki bağlamında dört aşamada (1. Gerçekliğin yansıması, 2. Gerçekliğin değiştirilmesi/gizlenmesi, 3. Gerçekliğin yokluğunun gizlenmesi, 4. Simulakrlar) geliştirilir. Son aşamaya gelindiğinde simülasyon düzenine ait simülakra, yani yaratı kaynağının izleri belirsiz olan ve yalnızca kendisinin yerine geçebilen bir hipergerçekliğe ulaşılır.
Her anımızın, çeşitliliği mantar gibi türeyen ekranlardan yansıyan görüntülerle hareketlendiği bir dijital dünyada hiçbir imgenin görüntüsünün kaynağına ulaşmak söz konusu olamaz. Bu nedenle, ışıklı masalarda hayat bulan ve sonrasında çelik, beton ve camın soğuk baştan çıkarıcılığıyla şehirlerin bir köşesinde yerlerini alan mimari tasarımların, simülasyon dünyasında herhangi bir noktaya denk geldiği söylenebilir. Durum böyle olunca, bu metinde gerçekliğin analizi için oluşturulmuş dört aşamanın, simülasyon dünyasına geçişte bir dönüm noktası olan son iki maddesini vurgulamak anlamlı olacaktır.
Uygarlık ve sanat tarihine bakıldığında, rasyonel ve irrasyonelliğin ardı sıra gelen sıçramalarının modernliğe ulaşana dek ritmik işlediği gözlenir. Bu yenilikçi ve geleneksel gidiş gelişlere ivme kazandıran etkilerin ise günün koşulları ve yaşayış biçimleri dahilinde sanatsal ve mimari gelişmeler ile sonrasında bunlara verilen tepkiler olduğu kaydedilmiştir. Sanayi devrimi ve modernizmin idealist ve sistemli yapılanması koynunda inşa edilen yeni dünya düzeni, bir yandan bugünün yaşam tarzının temellerini atarken; öte yandan tarihin çizgisel düzlemdeki ritmik işleyişinde kırılmaya neden olmuştur. 19. yüzyıldan bugüne modernizm, postmodernizm ve tarihsel terminolojide henüz ifadesi yer almayan günümüz değerleri, dünyanın gerçekliğini yansıtan öze yakınlaşmamızı sağlayan neden-sonuç ilişkilerine ulaşmayı imkansız kılar.
İktidar ve gücün toplumsal yaşamı düzenlemek adına yapılandırdığı kentler, (ki kocaman bulvarlarıyla ve simetrik inşa edilen sokaklarıyla 19. yüzyıldan miras kalan Avrupa kentleri bunun en görkemli örnekleridir) artık ileri teknolojinin bireylerin her anına sızdığı günümüz megapollerindeki zaman ve mekan hızına yetişilmeyen bir dijital dünyanın yanılgısına kurban olmuştur. Artık tüm dünya kentleri, ve dolayısıyla kentin insanları, sümülakrların hakimiyetindedir.
Sanatçının konumu herşeyden önce bir gözlemci oluşudur ve onun gözleminden arta kalan, dar ölçekte binaların dış mekan kesitleri ve geniş ölçekte ise kent silüetleridir. Seydi Murat Koç’un resimlerinde tanık olduğumuz, caddeleriyle, meydanlarıyla şehirler ve şehirlerin kimliklerinde büyük paya sahip mimari tasarımlardır. Birbirine eklemlenmiş birçok katmanlılık içindeki her bir katman kendi içlerinde analize olanak veren bir çeşitlilik sergilerken bir yandan da genele göndermede bulunur. Bu katmanlar arası ilişkinin bütüne etkisi, görünenin varlığını sürdürdüğü zamansal ve mekansal çizgide kırılmaya sebep olmasıdır.
Mekan ve zaman algısının yitirildiği hipergerçek bir dünyada, toplumu oluşturan bireylerin bu düzendeki varlıkları ile yaşam düzeni ve para/ekonomi sistemi arasındaki gerilimli ilişkinin etkisiyle belirlenen günlük hayattaki alışkanlıkları, vertigo deneyimiyle özdeşleşmektedir. Bu nedenle tasarlanan her mimari planın simülasyon dünyasında anlamlı bir yeri olduğu fikrine geri dönülürse; Koç’un resimlerinde beliren bu mimari tasarımların dijital ortamda gerçeklikleri değiştirilmiş birer imgeye dönüşmeleri, simülasyonun gerçekliğin yokluğunu görünmez kılan bir kurama ulaştığı tersten bir okumaya işaret eder.
Bireyin mahremiyetinin sembolü iç mekan görüntüsü yerine sanatçının çoğula, ortak paylaşıma açık dış mekan görüntülerini tercih etmesi, toplumsal olana, kamusal alandaki paylaşımlara ve günlük yaşamın alışkanlıklarına verilecek çoğul bir yanıt ya da tepkinin yorumu olarak okunabilir. Koç’un resimlerinde, yaşadığı şehir olan İstanbul’un kent silüetleri, özellikle ekonomik anlamda dünyanın merkezi kabul edilen New York’un kent görüntüleri ve Avrupa’da işlerliği bakımından iktidarın sembolü haline gelen mimari tasarımlar yer alır. Sanatçı gözleme dayalı bir seçki doğrultusunda tasarladığı bu hipergerçek dünyada, şehirler arasındaki toplumsal ve kültürel farkları mimari öğeler yardımıyla görünür kılmakta, aynı zamanda  para ve güç sisteminin evrensel boyuttaki benzer işlerliğini ortaya koymaktadır.
Sosyal dünyada bireyler arası etkileşimi düzenleyen eylemler, Habermas (1989- 2007) tarafından iletişimsel ve araçsal olarak kategori edilmiştir. Araçsal eylem belirlenen bir amaca ulaşmak için planlanan en iyi ve pratik yolun bir sonucuyken; bu iki eylem arasındaki en belirleyici fark ise, biri kullandığı araçtan önce, bağımsız ve rastgele belirlenirken, diğerinin ise gerçekleşme aracı ve sözden bağımsız gelişemediğidir.
Sosyal kuram çerçevesinde bir diğer sorunsal bağlantı, iletişimsel eylemin aile, ev, kültür gibi toplumun örgütlenmemiş alanlarına yani yaşam evrenine ait olması; araçsal eylemin ise, iktidar ve güç sisteminin, el değiştiren paranın sürekli akışına odaklı, dışsal amaçlarına hizmet etmesidir. Habermas’a göre, yaşam evreninin toplumun genelini oluşturan bireyler arası etkileşime dayalı her bir parçasının iyileşmeye yönelik geliştirilmesi ancak iletişimsel eylem ile mümkün olabilir. Bu bağlamda, Seydi Murat Koç’un işlerinde tasarlanan mimari kurgulamalar, yaşam evreninin para ve güç sistemiyle buluştuğu noktaya işaret etmekte, resimlerde yer alan figürler ise yaşamsal evrene ait bireylerin sistemle geliştirdikleri çelişki ve ikilemleri ortaya koymaktadır.
Sanatçının zihninden yansıyan bu mükemmel hipergerçeklikte var olan peri kızları bazı işlerde yerlerini antik heykel formlara bırakmıştır. Tarihin yaşanmışlığını günümüze yansıtan bu heykeller ileri teknoloji ve bugünün estetik anlayışıyla yapılandırılan binalar arasında sırıtmaktadır. Aynı, sırtlarında rengarenk böceklerin kanatlarını taşıyan, uçma yeteneğinin yüksekten düşme ihtimalini çürüttüğü ve ayrıca dokunulmazlık ayrıcalıklarını güçlendirdiği, meraklı ve şaşkın peri kızları gibi. Sanatçının çağdaş mimariyi yeniden tasarladığı resimlerine kondurulan taştan ve etten karakterler, sadece çizgisel zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek işleyişine dokunmuyor, üstelik antik heykellerde bütünleşen estetik ve güzellik fikrinin, kentsel yapılanma bağlamında yeniden sorgulanmasını gündeme getiriyor.
Baudelaire’in (1863/2003) ‘her modernitenin günün birinde antikite haline gelmeye layık olması’ düşüncesinin, insanlığın ona kattığı gizli güzelliğin deşifresi koşuluna bağlı olduğu unutulmamalıdır. Geçmişin çağdaşlığının koşulları o günün işlevselliğini belirlerken, şimdinin tarihsel bilgi ve kalıntıları ışığındaki yorumu farklılık gösterebilir. Aynı yaklaşımla, günümüz işleyişinde inşa edilen mimari ve sanatsal referanslı birikimin gelecek bir zaman diliminde farklı yorumlanması kaçınılmaz olacaktır. Sonuçta, Seydi Murat Koç’un çalışmaları, kentin tarihi dokusu ile günün teknoloji ve tasarım anlayışını yansıtan çağdaş mimari yapılar arasındaki grift birlikteği yansıtırken; sanatçı geçmişin yaşanmışlık ve bilgi birikimi ile belirsiz bir gelecek fikrini şimdinin anında imlemektedir.


Art Basel, 14-17 Haziran arası tüm dünyadan sanat profesyonellerini buluşturan prestijli bir sanat fuarı. Çağdaş sanatta trendlerin ne olduğunu görmek isteyenler için iyi bir adres. Türkiye'den de pek çok sanat profesyoneli izleyici olarak bu fuarda yer alacak ancak bir de fuara bağlı Solo Project olarak adlandırılan ek organizasyonda Türkiye'den iki galeri dört sanatçısıyla katılıyor. Bunlardan biri Çağla Cabaoğlu Galeri. Yerden Yüksek isimli serisiyle genç sanatçı Seydi Murat Koç Çağla Cabaoğlu galerinin temsil ettiği gençlerden. Seydi Murat Koç, son yıllarda bir biri ardına kazandığı ödüller ve sergilemeler ile yükselen bir grafik çizmekte. Genç sanatçı Teğet serisi ile yeni bir konsept ve kompozisyon düzeni ile işlerini güncelledi ve yeni serisi Yerden Yüksek'te etkili bir alt yapı geliştirmiş oldu. Yerden Yüksek, Teğet serisinin bir uzantısı ya da varyasyonu olarak gelişti. Bu da daha güçlü bir ifade biçiminin oluşmasına olanak sağladı. Sanatçı, Teğet serisinde kent ve kenti var eden yapılar arasındaki patetik ilişkileri irdeledi. Yerden Yüksek'te ise kent ve kenti var eden yapılar arasındaki söz konusu hastalıklı ilişkilere doğrudan yerleştirdiği insan figürü ile farklı bir boyut kazandırdı. Yerden Yüksek'te Tadao Ando, Frank Gery, Renzo Piano, Zaha Hadid gibi ünlü mimarların yapıları üzerine yerleştirilmiş figürler iktidar, dokunulmazlık gibi kavramlara göndermeleri olan bir kurguya aracılık eder. Buradaki iktidar insanın kendi eliyle kurup sonradan bozduğu bir yapıyı sorgulamaktadır. Bu dönüşüm içinde var olan diğer sorunsal ise geçiciliktir. Tüm dünyadan markalaşmış isimlerin yapıları ile kent düzenini ve yeni dokuyu yüceltirken yani yapılar kendi iktidarını kurarken sanatçı bir yandan da binaların tepesine yerleştirdiği kanatlı, genç kadın figürleri ve canlı, parlayan hatta patlayan renkleriyle kompozisyonu sıradanlaştırır. Kısaca resmi pop bir atmosfere sokar. Sanatçının resminde bilinçli olarak yakaladığı pop atmosfer geçicilik, sıradanlaşma, tüketme gibi bilindik kavramları içermek için vardır. Sanatçı üretimlerinde sorunsallaştırdığı kavramları, çağın önerdiği üretim teknikleriyle yapmayı tercih eder. Sanatçı interneti bu konudaki en büyük kaynağı olarak görür. Dijital kurgulama/modelleme ile ön bir üretim aşamasına işaret eder. Çoğaltılabilen, montajlanan ve yeniden değerlendirilen/yorumlanabilen kurgulamalar yapar ve bunları modeller. Örneğin Tadao Ando'nun bir yapısını İstanbul kentinde bir füzenin altında görebilme imkânı bulabilirsiniz ya da AKM binası üstünde bir Amerikan uçağı ve/veya kente inen yusufçukları ayni karede görebilirsiniz. Sanatçı, mikslemeyi yeni gerçeklik kavramı içinde alternatif bir var olma bicimi olarak görür ve kompozisyonlarını bu yolla gerçekleştirir. Var olanları ortaya koyan, soran ama cevap vermeyen çalışmalar, kısaca kent dönüşümünde yaşanan "kaos"u anlatır. Sanatçı kullandığı referanslar ile mikro ölçekte yola çıktığı sorunlara güncel olaylar/yapılar üzerinden yakaladığı referanslar ile makro ölçeğe taşır. Örneğin, tüm dünyanın tarihi, politik ve ekonomik anlamda seyrini değiştiren 11 Eylül saldırısı Teğet serisinde sıklıkla kullandığı referanslardan biriydi. Yerden Yüksek isimli seride ise yapıların ortasına yerleştirilen antik yunan heykelleri, yapıların üzerine oturan kanatlı genç kız modelleri ya da 11 Eylül saldırısını akla getiren füze inişleri sayılabilir. Bu referanslar kavramları aktaran ve izleyici ile kompozisyon arasındaki ilişkiyi sağlayan detaylardır… Kısaca, Teğet ve Yerden Yüksek serileri pop art ile beslenen ancak yeni kavramsal (neo conceptualism) sanatla daha yakin ilişkili bir realizme işaret eder. Bugünkü gerçekçi üsluba alternatif yaklaşımlar arasında örneklendirilebilir. İşlerin bir kısmı Haziran ayı boyunca Plato Sanat'da Gerçekçilik Şimdi isimli sergide görülebilir ayrıca diğer tüm seri 14-17 Haziran arasında Basel Solo Project'de Cagla Cabaoğlu galerinin standında yer alacak.

Sevil Dolmacı




S.S: Seydi Murat Koç, genel olarak sanat çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Sıkça ele aldığınız kavramsal konular ve biçimsel metotlar nelerdir?

S.M.K: Çalışmalarım; kent ve kenti var eden yapılar arasındaki patetik ilişkileri konu alıyor. Bu çalışmalarımda geleneksel malzeme olan tuvalde hem uygulama hem de sorunsallaştırdığım durumlar aracılığı ile çağdaş bir dil yakalamaya çalışıyorum. Çağın önerdiği üretim tekniklerini kullanarak kompozisyonlarımı oluşturuyorum. İnternet bu konudaki en büyük kaynağım. Hem sorunsallaştırdığım durumları hem de bu durumları kendi gerçekliğim içinde nasıl algıladığımı aktarabilecek kompozisyon kurgularımı dijital kurgulama/modelleme ile gerçekleştiriyorum. Bu konudaki çıkışım Jean Baudrilliard'in simulacrum kavramı oldu. Simulacrum; orjinali olmayan kendisi zaten bir kopya olandan bir başka kopya çıkartmak iken ben bu noktada kendi kurguladığım gerçeği yakalamaya çalışıyorum.

S.S: Aslında sorunsallaştırdığınız durumlar kentlerin var olan sorunları gibi görünüyor. Örnekleyebilir misiniz, bu durumlar sizin kurgunuzla gerçekliğie nasıl ulaşıyor?

S.M.K: Örneğin Tadao Ando'nun bir yapisini İstanbul kentinde bir uçağın altında görebilme imkanı bulabilirsiniz ya da AKM binası üstünde bir Amerikan uçağı ve/veya kente inen bir yusufçukları aynı karede görebilirsiniz. Ayrıca çağdaş sanatın var olma biçimlerinden “yeniden yorumlama” yı çok kullanıyorum. Nicolas Bourriaud’un metinlerinde sıkça rastladığımız postp rodüksiyon sanat üretimini akla getiren detayları seviyorum. Çoğaltılabilen, montajlanan ve yeniden değerlendirilen/yorumlayabilen kurgulamalar benimki. Mixlemeyi yeni gerçeklik kavramı içinde alternative bir var olma biçimi olarak görüyorum.
S.S: Çalışmalarınızın odak noktasını kent sorunları oluşturuyor gibi görünüyor(?)

S.M.K: Çağdaş kentleşme içerisinde tarih-kültür ve sanat ilişkisi ile İstanbul’u tanımlayan AKM, Haydarpaşa gibi yapılar çalışmalarımın ana eksenini oluşturdu. Var olanları ortaya koyan, soran ama cevap vermeyen çalışmalar kent dönüşümünde yaşanan “kaos” u konu ediyor. Kent üzerinden toplumsal bellek, dön/üş/üm ve “yok” olma gibi kavramları ele alıyor. Kavramları açıklarken ise mikro ölçekte yola çıktığı sorunlara tarihi olaylar üzerinden yakaladığı referanslar ile makro ölçeğe taşıyorum. Örneğin, tüm dünyanın tarihi, politik ve ekonomik anlamda seyrini değiştiren 11 Eylül saldırısı kullandığım referanslardan biri. Kisaca global ölçekte kent, kent kimliği ve belleğe karşı terör kavramı ve bu terörün çeşitli açılarını görmek mümkün.
S.S: Günümüzde gerçekçiliği ele alışı gözlemleriniz üzerinden değerlendirebilir misiniz?

S.M.K: Yeni realizm konusuna gelince, çağdaş sanatçılardan Zhang Xiaogang' in siyah beyaz aile portrelerinde kullandığı patlayan renklerini seviyorum ve ben de kendime göre bir uygulama sekliyle benzer yaklaşımlar içinde kullanımlar yapıyorum. Yue Minjun' un kompozisyon kurgularını çok inceledim. Çin’de uygulanan realizim ilgimi çekiyor diyebiliriz. Ancak belirtmek gerekir ki bugünkü realist tavrı tek bir akım yada coğrafya ile sınırlamak ve/veya tanımlamak çok olanaklı/doğru değil. Benim islerim, Pop art ile beslenen ancak yeni kavramsal (neo conceptualism) sanatla daha yakın ilişkili bir realizm altında görülebilir.

S.S: Çalışmalarınıza baktığımızda belli bazı konseptler altında ayrıldığını ya da toplandığını görüyoruz. Ve bu konseptlerin sadece isimleri bile bir farkındalık ve duyarlılık hissi çağrıştırıyor. Yaşanan güncel sorunlar bu konseptleri belirlemede etken diyebilir miyiz?

S.M.K: Sanatçı olarak üretimlerimin çıkış noktaları günlük hayatın içinde var olan durumlar. Bu durumlara sosyolojik ve felsefik anlamda karşılık gelen kavramlar aracılığı ile konseptler oluşturuyor ve uygulama biçimleri belirliyorum. Örneğin, 11 Eylül saldırısı ve AKM’nin yıkılma tartışmaları beni Teğet serisine götürdü.  Markalaşma, tektipleşme, küreselleşme gibi durumlar Kuşlar serisini ortaya çıkardı. Genel olarak söylebilirim ki yaşadığım zamanın ve durumun farkındayım ve üretimlerimde izleyende farkındalık yaratma gibi bir isteğim var. Genelde işlerim siyasi, sosyal ve kent kültürüne odaklı olayların bir sonucu olarak ortaya çıkmış serilerdir diyebiliriz.

S.S: Daha önce çağın getirdiği üretim kaynaklarını kullanıyorum dediniz. Bunu sadece tuval üzerindeki çalışmalarda mı kullanıyorsunuz? Daha farklı alanlarda da çalışmalarınız var mı ya da ilerde olabilir mi?

S.M.K:  Benim için çağın en verimli üretim kaynağı bilgisayar, internet ve bu teknolojinin sağladığı (sonsuz) olanaklar. Aslında tuval üzerinde kurgu, kolaj, montaj gibi geleneksel yaklaşımları bazı programlar aracılığı ile çağın görsel aktarım ve alımlama anlayışına göre yeniden düzenliyorum. Bunu yaparken birçok kez dijital ortamda görüntülerin mixlemesi ile elde ettiğim postprodüksiyon işler ortaya çıktı. Bunlardan bir kısmını beş kanallı bir video çalışması olarak düzenledim ancak henüz işi sergilemedim. Bir kısmı ise üç boyutlu heykel ve yerleştirme arası ve mekânla ilişki kurabilecek şekilde düşünülmüş işler olarak düzenlendi.

SMK